9. deneme · 7 Ağustos 2026
Öznellik
Geçmişi doğru adıyla tutmak, kendi tanıklığını korumak ve başına gelenlerle kendini sınırlamamak üzerine.
- İnsanın kurban rolünden çıkmasından, sanık sandalyesinden kalkarak kendi iradesini ve öznelliğini eline almasından bahsediyorduk. Ama kendi hikâyemizin öznesi olmak, onu istediğimiz gibi anlatmak anlamına gelmiyor diye düşünüyorum. Sence kendi hikâyemizi anlatırken ne kadar tarafsız olabiliyoruz?
- Bilmiyorum ama tarafsız görünmek uğruna yaşadığımız şeyi başka bir şeymiş gibi anlatmamız gerektiğine de inanmıyorum artık. Bazen başımıza gelen şey gerçekten haksızlıktır. Onu daha kolay kabul edilebilir, daha makul ya da kimsenin canını yakmayacağı bir hâle getirmek zorunda değiliz bence.
- Ama iki insan aynı geçmişi farklı hatırlıyor olamaz mı?
- Olabilir ve muhtemelen olacaktır da. Zaten özne olmak, karşımızdakinin hafızasını yönetmek değil ki. Ama onun yaşananları kendi açısından anlamlandırması, bizim de kendi tanıklığımızdan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.
- Peki ya hiç kabul etmezlerse? Yani özür, onarım ya da herhangi bir sorumluluk görmezsen?
- Sanırım burada adaletle, onun ancak karşı taraf kabul ettiğinde gerçekleşmiş sayılacağı fikrini birbirinden ayırmak gerekiyor. İnsan bazen ortak bir hikâyede buluşulmadıkça meselenin kapanmayacağını ya da adaletin sağlanmayacağını düşünebiliyor. Ben de geçmişte yapılanın bir gün doğru adıyla anılmasının, yaşananların kabul edilmesinin ya da en azından geriye dönüp bakıldığında aynı yerde buluşabilmenin önemli olduğunu düşündüm. Hâlâ önemsiz olduğunu düşünmüyorum. Ama yapılan bir haksızlığın telafi edilmemiş olması, onun haksızlık olmadığı anlamına da gelmiyor.
- Ama adalet gerçekleşmediyse insan nasıl devam edebilir ki?
- Yapılanları küçültmeden. Yaşananları romantize etmeden. Adaletsizliği daha kolay taşımak için başka bir isimle çağırmadan. Ama en önemlisi de hayatını bir gün o özür, o sorumluluk ya da o onarım gelecek diye askıya almadan. Çünkü bir noktadan sonra beklediğin şeyin gelmemesi yalnızca geçmişteki bir eksiklik olmaktan çıkıp bugününü de belirlemeye başlayabiliyor. O zaman bize yapılan şey bitmiş olsa bile, onun etrafında yaşamaya devam eden kişi yine biz oluyoruz.
- Peki kendi hikâyemizi korumakla ona saplanıp kalmayı nasıl ayıracağız?
- Belki de hikâyenin bize ne olduğunu anlatmasıyla bundan sonra kim olacağımızı belirlemesi arasındaki farktan. Yaşadığım şeyi inkâr etmeden hatırlayabilirim. Ama bugün verdiğim her kararı hâlâ o geçmişe cevap olarak veriyorsam, kendi hikâyemi korumaktan çok hâlâ onun içinde yaşamaya devam ediyorum demektir.
- Yani geçmişin doğru anlatılması önemli ama asıl olan bugünün de geçmiş üzerinden yaşanmaması mı?
- Kesinlikle. Geçmişte ne olduğunu doğru adıyla tutabilmek, bugün başka bir şey seçebilmenin ön koşulu da olabilir. Yoksa yaşadığımız şeyi ya inkâr ederiz ya da hayatımızı onun karşıtına dönüştürürüz. İkisinde de yönümüz hâlâ geçmiş tarafından belirleniyor olur. Bir zamanlar fazla güvendiysek kimseye güvenmemeye, fazla kaldıysak herkesten erken gitmeye, çok açıldıysak kimseye kendimizi göstermemeye başlayabiliriz.
- Peki ya birileri hikâyeni yeniden yazdıysa, insanın kendine yapabileceği ikinci haksızlık ne olurdu?
- Sanırım anlatılan hikâyeyle çatışmamak için kendi tanıklığından vazgeçmek olurdu. Yaşadığı şeyi küçültmek, gerçekte hissettiği şeyleri sonradan daha kabul edilebilir hâle getirmeye çalışmak... Kendini sorgulamakla kendi tanıklığını sürekli geçersiz saymak arasında bir fark olduğunu artık biliyorum.
- Nasıl bir farktan bahsediyorsun?
- Belki de birincisi gerçeğe yaklaşmaya çalışırken, ikincisinin yalnızca vicdanı susturmaya çalışmasında. Bir noktadan sonra insan yeni bir şey öğrenmiyor artık. Aynı davayı tekrar tekrar açıp bu kez kendini başka bir yerden suçlu çıkarabilir mi diye bakıyor sadece. Sanırım insanın kendine yapabileceği ikinci haksızlık tam olarak bu olurdu: Bir başkasının bize yaptığının ardından, sırf hikâyelerimiz uyuşmuyor diye kendi yaşadığımız şeye bizim de sırtımızı dönmemiz.
- Peki geçmişteki hikâyeyi ve tanıklığımızı koruduk. Ya bundan sonrası?
- Belki de öznellik tam olarak burada başlıyordur. Geçmişin yazarı olamayız tabii; aynı şekilde olanları ya da yapılanları da değiştiremeyiz. Başkasının o geçmişi bugün nasıl anlatacağını da kontrol etmemiz mümkün değil. Ama geçmişte bize biçilmiş bir rolü hayatımızın geri kalanında oynamaya devam etmek zorunda da değiliz.
- Nasıl bir rolden bahsediyorsun?
- Sürekli kendisini açıklaması gereken insanın rolü mesela. Anlaşılmak için biraz daha anlatması, haklı olduğunu göstermek için biraz daha kanıt toplaması, gitmek için karşısındakini suçlu çıkarması gereken insanın... Yaşadığım şey yetmiyormuş gibi bir de bana yapılanın gerçekten yapıldığını kendi kendime kanıtlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sanırım en yorucu taraflardan biri buydu.
- Peki insan bu noktada artık neyi yapmamalı?
- İnsan yaşadıklarının ondan aldığı şeylerin, onda kalanları da almasına izin vermemeli sanırım.
- Ne gibi mesela?
- Güvenebilme isteğini mesela. Sevebilme biçimini. Bir insana yaklaşırken hâlâ merak duyabilmeyi... Başımıza gelenlerden sonra bunları kaybetmek bazen güçlenmek gibi görünebiliyor. Ama bir başkasının bize yaptıklarından sonra kendimize ne yapacağımızı da ona seçtirmek bana doğru gelmiyor.
- Peki insan o rolü bıraktığında geriye kim kalıyor? Sen o rolü bıraktığında geriye kim kaldı?
- Bilmiyorum. Ve galiba ilk defa bunu bilmemek beni o kadar da korkutmuyor. Uzun süre kim olduğumu, bana ne yapıldığına ve benim buna nasıl karşılık vermem gerektiğine bakarak anlamaya çalıştım. Belki şimdi biraz da benim ne istediğime bakmanın zamanı gelmiştir.
- Peki nasıl biri olmak istiyorsun?
- Hâlâ güvenebilen biri olmak istiyorum. Hâlâ sevebilen. Hâlâ merak duyan. Ama bunları yapabilmek için kendinden vazgeçmesi gerektiğini düşünmeyen biri. Başına gelenleri unutmayan ama kendisini yalnızca başına gelenlerle de anlatmayan biri.
- O zaman sıradaki konumuz ne olsun?
- Yok.
- Yok mu?
- Sanırım bu kez yok.
- Emin misin?
- Değilim. Ama belki de ilk kez emin olmak zorunda değilim.
- Peki şimdi ne yapacağız?
- İlk sohbetimizde düşüncelerin eyleme dönüşmediğinde yalnızca birer tohum olarak kaldığından bahsetmiştik, hatırlıyor musun?
- Hatırlıyorum.
- Belki bazı düşünceler için de bir yerde konuşmayı bırakıp yaşamaya başlamak gerekiyordur.
- O zaman kahvelerden önce küçük bir yürüyüş iyi gelebilir.